INTO THE WILD
Ana rahmine düştüğün andan itibaren çevrendekiler tüm hayatını şekillendirmeye başlarlar. Daha sen bir kaç haftalıkken isminin ne olacağına karar verirler. İlk adımlarını atmaya başladığında hangi okullarda okuyacağın bellidir artık. Ağzından ilk sözcükler dökülür dökülmez mesleğin de seçilmiştir. Artık bundan sonra senin üzerine düşen vazife, başkaları tarafından sana biçilmiş olan bu hayatı eksiksiz yerine getirmektir sadece.
Bu illüzyon içinde sen hayatını yaşarken, tüm gerçekliklerden uzaklaşmış, hipnotize olmuş ve sana sunulan bu sahte dünyaya inanmış olursun. Bu öylesine bir inançtır ki, artık bu yaşamın dışındaki bir yaşamı kabul etmez, reddedersin, nefesin tükenene kadar bağıra çağıra savunursun.
Bu sahte yaşam içinde bir takım sana dayatılan, güya “mutlu olmak istiyorsan” sloganlı ama aslında tam tersine, senin mutluluğunu sömüren bir takım tuzakların içine düşersin farkına bile varmadan. Toplum içinde statü sahibi olmak uğruna, sana empoze edilen okullarda okursun, yüksek maaşlı işlerde çalışmayı hayal edersin.
Ve bir gün, o sıcak ilkbahar sonrasında havaya attığın kepin daha yere düşmeden, patronunun bile kim olduğunu bilmediğin bir işte kendini çalışır bulursun. Kazanacağın ilk üç kuruş para ile de yaşamın boyunca senden çaldıkları mutlulukları geri alabilmek için yeni kıyafetler alırsın (tek tip), bir otomobil alırsın (sanki ihtiyacın varmış gibi), iki haftalık paket tatil programları satın alırsın (eve döndüğünde o iki hafta boyunca ne yaşadığını bile anlamadığın)…
Adına “kaliteli yaşam” dedikleri tüm bu şeyler saçmalıktır. Anlamsızdır. Benliğin yitirilmesidir. Sistematik bir biçimde bireyin toplum ve ekonomi karşısında köleleştirilmesidir. Ne acıdır ki bunun farkına bile varamadan ölür çoğu kimse.
Oysa bunların hiçbirine ihtiyacın yok. Aidiyet duygusu sana sonradan aşılanmış bir zehirdir. Cebinde insani ihtiyaçlarını karşılayacak paradan fazlasına ihtiyacın yok. Yatlara, katlara, arabalara ihtiyacın yok. Seni sen yapan şey paranla satın alabildiklerin değil. Parayla bilgeliği satın alamazsın. Parayla ruhunu özgürleştiremezsin.
Kendini bir topluluğa, bir gruba, bir ırka, bir şehre, bir ülkeye, bir devlete ait hissetmene gerek yok. Bir yere ait olma zorunluluğu senin hareketlerini kısıtlar. Tek başına yürüyemezsin, tek başına düşünemezsin.
Bu yaşadığının “hayat” olduğunu sanıyorsan çok büyük bir yanılgı içerisindesin. Hayat, cam plazaların içindeki ofislerde değil. Hayat, süper marketlerin reyonlarında teşhir edilmiyor. Hayat, kullandığın arabanın kaputunun altında değil. Hayat, şuursuzca televizyon kanalları arasında gidip gelmek ya da internette o siteden bu siteye tıklamak arasında gizli değil.
Hayat, şu an oturduğun şehrin çok dışında. Hayat, ormanın, doğanın içinde. Hayat, rüzgarda savrulan ağaçların yapraklarındaki hışırtıda. Hayat, hayvanların ürkek bakışlarında. Hayat, nehrin güçlü akıntısında. Hayat, ıssız bir çölün tam ortasında. Hayat, yüksek bir dağın zirve noktasında.
Hayat dışarıda! Gerçek orada, seni bekliyor…
(Müzik: Eddie Vedder - Society - Music fot the Motion Picture Into the Wild)
GODOT’YU BEKLE!
“Uyan!”
İçimden yükselen bu çığlıkla gözlerimi açtım. Gün hala aydınlanmamıştı. Dışarıdaki sokak lambasının solgun ışığı, yatağın üzerine düşerek odanın içini aydınlatıyordu.
Duvardaki saatin sarkacının yavaş yavaş salınımı sessizliği bozan tek şeydi. Tik… Tak… Tik… Tak…
Peki ya kafamın içindeki sesler? Odanın dinginliğinin tam aksine, kafamın içinde, yüzlerini görmediğim insanların sesleri dolanıyor, susmak bilmiyorlardı: “Haydi gel, şuraya oturalım.” , “Bana ilaçlarımı verebilir misin?” , “Daha sert, daha hızlı, daha güçlü!” , “Huzurluyum ve hayatımın değişmesini istemiyorum, şimdilik…” , “Ne zaman buluşuyoruz?” , “Sakın onu üzme, lütfen…” , “Bir bira daha alabilir miyim?” , “Sen çok özlemişim…” , “Zaten hep bir başkası olmaz mı hayatlarında?”
“Kalk!”
İçimdeki sesi bir daha dinledim ve kalktım yataktan. Işığı açmadım, pencerenin önüne doğru yürüdüm. Sokak bomboştu, terk edilmiş bir havası vardı. Pencereyi açtığımda taze çam kokusu doldu birden ciğerlerime. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Hava açık ve temizdi. Yıldızlar ne kadar da parlak görünüyorlardı öyle. Ama gözümün görebildiği yıldızlar aslında benden zaman ve mekan olarak çok da uzaktaydılar. Bu uzaklığın bir benzerini iç bükey bir biçimde kendi içimde, ruhumda da hissediyordum. Ruhumdan bir yıldız kadar uzaktaydım.
“Bekle!”
Saatin sarkacı aynı yavaş salımına devam etse de sanki dakikalar daha hızlı akıyordu. Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları kovalar olmuştu. Bense her gece aynı saatte uyanıp pencerenin önünde bekliyordum.
“Godot’yu bekle!”
(Görsel: belive in Evolution - Clock )
(Müzik : Pink Floyd - Time)
CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR
Son çalıştığım projede cezaevinde bir koğuş sahnesi çekiyoruz. Reji, figürasyon oyunculardan yaşlıca bir amcadan, arkadaki masada oturup mektup falan yazmasını istedi. Detayda ne yazdığı görünmeyecek, sadece bir şeyler karaladığı algılanacaktı. Çekimden sonra masadaki aksesuarları toplarken kağıda aynen şunları yazdığını gördüm;
06-01-2012
Unutamadığım Aşkıma
Sana buradan yazdığım kaçıncı mektup ben bile unuttum, hala senden haber yok.
Belli ki unutmuşsun o yaşadığımız günleri. Aşkım oysa ben seni hala dün gibi yaşıyorum ve seviyorum.
Her görüş gününde gelmediğini bile bile gözlerim yollarda. Ama sen hala yoksun…………………………………………………………………………………………
Unutulan Sevgiliden
…………………….
(Müzik: Johnny Cash - Falsom Prison Blues)
MOR DÜŞLER
Şehrinde dolaştım dün gece, mor düşlerimde…
Tren garının merdivenlerinden hızla iniyordum. Çarşının içine doğru kıvrılan yoldan geçip, sırasıyla el ele yürüdüğümüz tüm caddeleri bir bir ardımda bırakıyordum.
O hep oturduğumuz kafenin önünden geçerken, kafamı kaldırıp cam kenarına baktım, her zaman oturduğumuz köşeye… Bomboştu…
Uzun caddeyi bitirip parkın yanından geçtim. Evinin karşısına geldim. Apartmanın kapısından çıkışını izledim, uzaktan, sessizce… Cesaret edip de gelemedim yanına. Ellerinden tutup da kaçıramadım seni, mor düşlerime…
Adın geçiyor her gece, mor düşlerimde…
Tanıdığım, tanımadığım insanlar senden bahsediyorlar. Bana seni anlatıyorlar, bensiz seni… Beni ne kadar özlediğini söylüyorlar. Gözlerin hep etrafı kolaçan ediyor, beni arıyormuşsun. Yolumu gözlüyormuşsun.
Onlara benim de senden farkım olmadığımı anlatıyorum. “O şimdi nerede?” diye soruyorum ama cevap vermiyorlar, susuyorlar, başları önlerine eğik…
Yine birlikteydik dün gece, mor düşlerimde…
Ellerin ellerimde, gözlerim gözlerinde… Yine her zamanki gibi sımsıcak bakıyordun bana. Gülümseyerek “Korkulacak bir şey yok artık, hepsi geçti. Bitti…” diyordun. Avuçlarının içini öptüm ve yanaklarıma koydum bunun üzerine.
Ve mor düşler görüyorum hala, gitar çalarken…
(Görsel: Ofelia Uz - Purple Dream)
(Müzik : Ozzy Osbourne - Dee)


